İnebey mah. İnklap cad. No:43/129 Fatih/İSTANBUL

12 Mart Öncesi Sosyalist Hareketin Kısaca Değerlendirilmesi

 

12 Mart öncesi Sosyalist Hareketin Kısaca Değerlendirilmesi

Nurullah ANKUT

Kıvılcımlı’ya, İ. Kaypakkaya’ya dayandırılan bir saldırıdan hareketle

12 Mart öncesi Sosyalist Hareketin Kısaca Değerlendirilmesi

(M. Oruçoğlu Yalan Yazıyor)

(O. Çalışlar Yalan Yayınlıyor)

Açıklama:

Bu yazı; Cumhuriyet Gazetesi’nde Oral Çalışlar imzasıyla yayımlanan“Arkadaşları Anlatıyor” başlıklı yazıda, Hikmet Kıvılcımlı’ya M. Oruçoğlu’nun kara çalmasını eleştirmek-teşhir etmek için kaleme alınmıştır. Oral Çalışlar kanalıyla yazı, Cumhuriyet Gazetesi’ne ulaştırılmıştır. Fakat yazının uzun olduğu, bir daktilo sayfasına indirilmesi halinde yayımlanabileceği cevabı alınmıştır. Bunun üzerine yazı kısaltılarak, Cumhuriyet Gazetesi’ne gönderilmiş ve bu kısa özet 6 Temmuz 2002 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Bu yazı, o özetin tam halidir.

***

Açıklama’ya ek:

Oral Çalışlar, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan bu yazı dizisini daha sonra “Denizler İdama Giderken” adıyla kitaplaştırdı.

Kitabın birinci baskısında bizim gönderdiğimiz bu metin yine yer almadı. O. Çalışlar aranıp sebebi sorulunca da; “Unutulmuş. Sonraki baskılarda bu eksikliği gideririz.” cevabı alınmıştır. Fakat kitabın sonraki baskılarında da bu metnimiz kitaba konulmamıştır.

Yani… Şark “Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”tu. Proletarya Sosyalistleri için dün durum neyse bugün de oydu: Sağlı-sollu susuşa getirmek, yok saymak, kitlelerce bilinmesini engellemek… Kıvılcımlı ömrü boyunca hep bu rezil uygulamayla karşılaştı, bu tutumla mücadele etti. Bu rezil çemberi yarmak için ayrıca bir savaşım vermek zorunda kaldı. Aynı şey bugün Kıvılcımlı’nın devamcısı olan bizlere uygulanıyordu. Bunda yadırganacak bir şey yoktu.

Zaten O. Çalışlar gibi bir dönekten bundan öte bir davranış da beklenemezdi. Çünkü bir dönekte ahlâkî değerleri aramak, ölü gözünden yaş ummakla eşdeğerdir.

Sözün özü: iş yine başa düştü. Bu metin yukarıdaki açıklama eklenerek Devrimci Mücadele Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2002 tarihli 40’ıncı sayısında yayınlanmıştı. Ama Devrimci Mücadele Dergisi sayfalarında kalması içe sinemezdi. O yüzden bir broşür biçiminde devrimci ortama sunmak, yayınevimiz için kaçınılamaz bir görev oldu.

Derleniş Yayınları

 

 

Cumhuriyet Gazetesinde “Arkadaşları Anlatıyor” başlıklı, Denizler’i,Mahirler’i ve Kaypakkaya’yı anlatan bir yazı dizisi yayımlandı, Mayıs ayında. Bu dizinin 9 Mayıs’taki bölümünde, Muzaffer Oruçoğlu, “İbo’nun Antep Şapkası…” başlığını taşıyan yazısında Hikmet Kıvılcımlı’ya yalanlarlasaldırmakta, kin kusmaktadır. Dediğini görelim:

“1969’da Trakya’daki Değirmenköy toprak işgaline gittik. İbrahim toplanan köylülere bağımsızlık ve toprak sorununa ilişkin bir konuşma yaptı. İbrahim ve arkadaşları, işgalci köylülere toprak sorununa dair bir konferans vermesi için Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı götürmüşler. Doktor’un elindeki küreği Selçuklular ve Osmanlı toprağına oldukça derin sapladığını, miri sistem, reaya, öşür, avarız akçası, sipahi, hüccetiye, ihzariye, hüddamiye derken köylülerin esneme, kaşınma ve kestirme sürecine girdiğini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Konferanstan sonra köylülerin ağzını yoklamış İbo. Bir şey anlamadıklarını, ama âlimin ziyadesiyle derin olduğunu, köylerine gelmesiyle onurlandıklarını, kendilerine olan güvenlerinin arttığını söylemişler.”

Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adını taşıyan üç ciltlik yayımlanmış araştırması vardır. Bunlardan ikisi 1974-77 yıllarında yayımlanmıştır, normal boydadır ve toplam 560 sayfadır. Biriyse, 1982’de yayımlanmıştır, büyük boydur ve 264 sayfadır. Yani Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı eseri 824 sayfa tutarında ya da büyüklüğündedir.

Kıvılcımlı ayrıca, 1965’te yayımlanan “Tarih-Devrim-Sosyalizm” adlı anıt eserinde de Osmanlı Tarihini büyük ölçüde işler.

Kıvılcımlı’nın bu eserlerinde; “hüccetiye, ihzariye, hüddamiye” sözcükleri bir kere bile geçmez-kullanılmaz.

İhzariye, Osmanlıca-Türkçe sözlüklerde vardır. “Hüccetiye, hüddamiye” sözleriniyse biz Osmanlıca-Türkçe sözlüklerde bile bulamadık. “Hüccet” var busözlüklerde. “Hüddamiye”ye benzer bir şeyse yok. Bu sebeple de bunlar Osmanlıca sözcük bile sayılmazlar.

“Avarız akçesi” terimi de Kıvılcımlının anılan eserlerinde yoktur. Bu terim, MEB’nın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nde vardır.

Avarız sözcüğü, Kıvılcımlı’nın bu 824 sayfalık eserinde yalnızca bir kez geçer: O da kendi kullanımında değil de, bir Osmanlı tarihçisinden yaptığı aktarmada geçer.

Kıvılcımlı’nın söz konusu eserinde, “miri sistem” ibaresi de yoktur. Zaten böyle bir söyleyiş de doğru olmaz. Kıvılcımlı’da Miri Mal, Miri Arazi, Miri Topraklar ve Miri Toprak Düzeni vardır. Dirlik Düzeni, bunun karşıtı olan Kesim Düzeni terimleri vardır Kıvılcımlı’nın kitaplarında ve Konferanslarında. M. Oruçoğlu bundan bile habersizdir. O, demagojik saldırıda bulunacağı, ahlâksızca pislik atacağı Kıvılcımlı üzerine en ufak bir inceleme yapma zahmetine bile girmemiştir. Ansiklopedi ve sözlüklerle, tarih kitaplarından öğrendiği terim ve sözcükleri yalan yanlış yazmış, sonra da hiç utanıp sıkılmadan bunları, Kıvılcımlı’nın anılan konferansta köylüler karşısında kullandığını ve köylüleri uyuttuğunu iddia etmiştir.

M. Oruçoğlu’nun yazısında kullandığı 8 sözcük ve ibareden 5’i Kıvılcımlı’nın eserinde hiç kullanılmamıştır. Geriye üç sözcük kalır; “sipahi, öşür, reaya.” Sipahi’nin anlamını sanırız herkes bilir. Bu nedenle de onun kullanılması bir anlama zorluğu yaratmaz. Kalır iki sözcük. Bunlardan Öşür’ün anlamını da köylümüzün bir bölümü bilir. Onda bir anlamına gelir. Osmanlı Dirlik Düzeninde, köylümüzün ödediği en temel vergidir. Köylü, ürünün onda birini devlete vergi olarak verirdi, buna öşür denirdi. Ürünün onda ikisi de Dirlikçiye ve diğer giderlere ayrılırdı. Üretmen köylünün payına da ürünün onda yedisi kalırdı.

Reaya, güdülenler demektir. Osmanlı’da üretmen köylülere verilen addır. Herhalde bu iki kavramı kullanmadan Osmanlı’nın toprak ekonomisinin anlatılması pek doğru olmazdı. Kıvılcımlı da bunu yapmıştır. Bunda yadırganacak bir yan olmaması gerekir.

 

Kıvılcımlı Osmanlı üzerine ne anlatır?

Kıvılcımlı’nın Marksizm-Leninizmin teorik hazinesine çok önemli bir katkısı vardır. Buna “TARİH TEZİ” adını verir Kıvılcımlı. Bu TEZ’iyle Kıvılcımlı, Antika Tarihin genel gidiş (işleyiş, gelişim) kanunlarını bulur. Bilindiği gibi Marks-Engels, insanlık tarihinin sosyal bilimler alanında en önemli buluşlarını yapmışlardı. Ama ömürlerinin büyük bölümünü Kapitalist Toplumun üzerindeki örtüyü kaldırmaya ve onun işleyişini aydınlatmaya ayırmışlardı. Antika Tarihle ilgilenmeye çok az zaman bulabilmişlerdi. Zaten eldeki veriler de son derece yetersizdi. Buna rağmen Marks-Engels Ustalar, Antika Tarihin Toprak Meselesine dayandığı gibi dâhiyane bir buluş ortaya koymuşlardır.

Lenin’in ömrü devrim kasırgaları içinde geçti. Antika Tarihi aydınlatmaya zaman bulamadı.

Kıvılcımlı bu zamanı buldu. Kırk yıllık bir emeğin ürünü olarak Antika Tarihin üzerini örten peçeyi kaldırdı ve onun genel gelişim kanunlarını ortaya çıkardı. Görüldü ki, Tarih alanında da doğa olaylarında olduğu gibi bir determinizm vardır. Bir kör dövüşü yoktur Tarihte. Marks-Engels’e kadar Tarih, tek tek olayların rastgele üst üste yığılımı gibi algılanıyordu. Marks-Engels, Modern-Kapitalist Toplumda bunun böyle olmadığını ispatladılar. Ancak Antika Toplumu araştırmaya ve gelişim kanunlarını bulmaya zamanları yetmedi. Marks, bu işi sonradan gelenlere vasiyet etti. Bu vasiyeti Engels ancak kısmen yerine getirebildi. Engels’in yarım bıraktığı görevi tamamlamak Kıvılcımlı’ya düştü.Antika Tarihin Gelişim Kanunlarını Kıvılcımlı buldu. Böylece Mark-Engels-Kıvılcımlı Ustalar tarafından kanıtlandı ki, Tarih’in tümünün canlı bir bütünlüğü vardır. Ve her şey belli kanunlara uyarak yürür. Tarih de bir canlı organizma gibi belli kanunlara uyarak çalışır-gelişir. Ve olaylar sebep-sonuç ilişkileriyle birbirlerine son derece sıkı bir bağla bağlı oluşurlar-çıkagelirler.

Böylece, Tarih tek tek olayların biriktiği bir alan, bir birikim bilimi olmaktan çıktı. Tasnif bilimi oldu.

Tarihte her olay yerli yerine oturdu ve Tarihin canlı bütünlüğü elle tutulurca görüldü.

Bu Tez’in ışığında; kapitalizmin 15’inci Yüzyılda neden İngiltere’de doğduğu, Doğu’nun, Avrupa’dan altı bin yıl önce medeniyete geçmiş-girmiş olmasına rağmen Batı’nın sömürgesi olduğu, Kuzey Amerika’nın en yırtıcı emperyalist devletleri var ederken, Güney Amerika’nın sömürgeleştiği, küçük bir ada ülkesi olan Japonya en gelişkin emperyalist devletlerden biri olurken, yanı başındaki koca Çin’in ve Çin Hindi’nin sömürgeleştiğini apaçık bir biçimde görürüz-anlarız. Yani Tarih olaylarının tümü, anlaşılmaz olmaktan çıkar.

Kıvılcımlı, Antika Tarihi gün ışığına çıkarmakla Marks’ın vasiyetini de yerine getirmiş olur.

Kıvılcımlı, Tarih Tezi’nin ışığında Osmanlı Tarihine bakar ve tezinin bir kez daha kanıtlandığını görür. Osmanlı Tarihi de Kıvılcımlı’nın keşfettiği Tarihsel Devrimler Kanununa tıpatıp uygun biçimde yürümüştür. Kıvılcımlı, 824 sayfalık eserinde, Osmanlı Tarihinin gelişimini, tabiî sebepleriyle birlikte, bir belgesel film canlılığında, en anlaşılır biçimde ortaya koyar. Osmanlı Tarihindeki her olay, bir tablonun olmazsa olmaz parçaları gibi sebep-sonuç ilişkileri içinde yerli yerine oturur.

Bunu bir iki paragrafla özetlemeye çalışalım:

Osmanlı Devleti’ni kuran, Orta Barbar denilen, Sürü Ekonomisiyle ya daÇobanlıkla geçinen İlkel Sosyalist Toplum insanlarıydı. Bu insanlar özel kişi mülkü nedir bilmiyorlardı. Barbar insan (İlkel Komünal Toplum insanı) yalan, dümen, sosyal eşitsizlik, korku nedir bilmez… Toplumdaki tüm insanları kardeş sayar. Ve o kardeşleri için gözünü kırpmadan ölüme atılır. Oğuz Türklerinin Kayı Boyu’ndan olan bu yiğitler Marmara Bölgesi’nde ele geçirdikleri topraklarda, Bizans derebeylerini (Tekfurları) alaşağı edip onların gaspettiği toprakları üretmen köylülere dağıtıyorlardı. Çünkü onlar özel mülkiyet nedir bilmiyorlardı. Onlara göre toprağın mülkiyeti kamuya ait olmalıydı. Onların bu insancıl tutumu Bizans derebeylerinin ekonomik ve siyasi zulmü altında inleyen halkın Osmanlı’yı kuran yiğitlere kucak açmasına yol açtı. Kendi devletlerine karşı Osmanlı’yla dayanışmaya girdi üretmen halk yığınları. Toprağı özel mülkleri altına alarak, üretmenleri köleleştiren, böylece de toplumun bütün gelişme yollarını tıkayan çürümüş Bizans derebeylerinin ortadan kaldırılması, ekonominin büyümesine, insanların mutlu olmasına yol açtı. İşte bu nedenden dolayı Osmanlı hızla gelişti ve büyüdü. Üç kıtaya yayılan bilinen imparatorluğu kurdu.

Demek ki Osmanlı’nın gelişmesinde rol oynayan güç; Kayı Türklerinin kanlarının çok asil oluşu değil, onların İlkel Sosyalist Toplumdan gelmiş olmalarıdır.

Fakat her Antika Toplumda olduğu gibi, Fatihler fethedildiler, Osmanlı toplumunda da. Çünkü Medeniyet yani Sınıflı Toplum, İlkel Komünal Toplumdan daha ileri bir aşamayı temsil ediyordu. Osmanlı’yı kuran İlkel Komünal Toplum insanları fethettikleri topraklarda özel mülkiyeti kaldırdılar. Toprağın kullanımını üretmen köylülere verdiler. Böylece girdikleri her yeni ülkede kurtarıcı olarak alkışlandılar. Kendilerine kucak açıldı.

Kurdukları ya da getirdikleri yeni toprak düzenine: Miri Toprak Düzeni adı verildi. Bu düzende toprakların mülkiyeti kamuya aitti. Kullanım hakkına üretmen çiftçiler sahipti. Toprağın yönetimi ise Dirlikçi adı verilen savaşçı gazilerin eline verildi. Bu gaziler, yöneticisi oldukları toprakların ele geçirilmesinde en etkin rolü oynamış olan savaşçılardı. Barış zamanında toprağın adaletlice yönetilmesinden sorumluydular. Savaş zamanıysa, besledikleri askerlerle birlikte savaşa katılmakla görevliydiler.

Miri Arazi Düzeninin başlangıcında (ürünün) toprak gelirinin onda üçü devlete verilir, onda yedisi ise köylünün kendisinde kalırdı.

Medeniyetle (Sınıflı Toplumla) karşılaşan her Barbar (İlkel Sosyalist Toplum insanı) gibi, Osmanlı’yı kuran Kayı Türkleri de hızla Sınıflı Toplumun pisliklerinden etkilendiler ve kirlendiler. Yani yendikleri-yıktıkları Medeniyet (Sınıflı Toplum) zamanla onları kendine benzetti. Yani onları birer Sınıflı Toplum insanına dönüştürdü. Dirlik Düzeni giderek yozlaştı-bozuldu. Kanuni Süleyman, Dirlik Düzeni’ni ortadan kaldırarak, yerine Kesim Düzeni’ni getirdi. Toprağın yönetimi Kesimcilere verildi. Yine de -bu düzende bile- çok uzun bir süre toprağın mülkiyeti resmiyette kamunun gözüktü. Ancak 19’uncu Yüzyılın birinci yarısından sonra (1850 sonrası) toprakta özel mülkiyet resmen kabul edilebildi. Yani en eski arazi tapuları bile bu tarihten sonraya aittir.

Kesim Düzeninin son döneminde yani Derebeyileşen Kesimcilikte ürünün onda ikisi devlete, onda ikisi Kesimciye, onda Beşi Tefeciye-Müteahhide gidiyordu. Yani devletle üretmen köylüler arasına, Kesimci, Tefeci-Bezirgân, Sarraf, Müteahhit gibi bir yığın aracı asalak-sömürgen girmişti. Ve bu asalaklar üretmenlerin gırtlağını her geçen gün biraz daha sıkıyordu. Artık üretmenlere, ürettikleri ürünün yalnızca onda biri kalıyordu. Bu ise öldürmeyip süründüren bir geçim sağlamaya ancak yetiyordu. Tabiî yalnız üretmenlerin gelirleri onda yediden onda bire düşmekle kalmamıştı, devletin geliri de onda üçten onda bire düşmüştü.

Hem üretmenler hem devlet, egemen sınıf Tefeci- Bezirgân Sermaye tarafından zalimce soyuluyordu. Bu Antika Sermaye Sınıfı devlete borç vererek, devlet kasasını da boşaltmaktan geri durmuyordu.

Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfı, Osmanlı’nın son döneminde büyük şehirlerde (liman şehirlerinde) çöreklenmiş olan Komprador Sermaye Sınıfıyla el ele verdi. Ve bu iki vatan millet düşmanı sınıf, Batılı Emperyalistlerin kollarına atıldı. Onu ülkemize davet etti. Ortaklaşa halkı ve devleti soymaya giriştiler. Ve sonunda Osmanlı battı.

Osmanlı; Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfı, Dirlik Düzenine ya da Miri Arazi gelirlerine her geçen gün biraz daha fazla saldırdığı için battı.

Kıvılcımlı, Osmanlı’nın bu acıklı yaşam serüvenini üç yüz-dört yüz sene önce yaşamış Osmanlı Tarihçilerinin son derecede ayık gözlemlerine ve sayısız Osmanlı belgelerine dayanarak anlatır. Kendi Tarih Tezi’nin bu süreçte çok duru ve kesin biçimde bir kez daha kanıtlandığını görür. Tabiî anılan eserinde bizlere de gösterir.

Kıvılcımlı, konferansında toprak işgalcisi köylülere, işte Osmanlı’nın bu Miri Arazi Düzeni’ni anlatmıştır. Toprak işgal etme yürekliliğini gösteren köylülere, eylemlerinin ne kadar haklı ve meşru olduğunu bundan daha güzel ne anlatabilirdi?

Şöyle demiştir Kıvılcımlı:

“Bu topraklar, zaten eskiden kamuya aitti, binbir hile, düzenbazlık ve namussuzlukla aşırılarakçalınarak, kitabına uydurularak kişi mülkü (özel mülk) haline getirilmiştir. Ya da devlet malı denilerek üretmen köylülerin kullanımından-tasarrufundan zorla alınmıştır. Siz bu toprakların kullanımını bu haklı eyleminizle yeniden elinize almakla çok meşru bir iş yapmış oldunuz. Elinizden hileyle ve zorla alınmış olan bir üretim aracını yeniden ele geçirdiniz. Bu toprakların kullanımı zaten size aitti.”

Köylülere, güç ve moral vermede başka hangi anlatım bundan daha etkili olabilir?..

Bu anlatım köylüleri uyutmaz, tam tersine daha biler, atılganlaştırır-aktifleştirir, kararlılaştırır.

Ayrıca emekçi sınıflar kendi sorunlarını burjuva aydınlarından çok daha kolay ve iyi anlarlar. Hem Marksist teori hem de işçi köylü içinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koyar…

Fakat hem Marksist teoriyi hem de Türkiye’nin tarihini, sınıf ilişki ve çelişkilerini bilmeyen; 50 yıl öncesinin Çin’indeki sınıf ilişkileriyle 1970’ler Türkiyesi’ninkini aynı sanan anlayış daha doğrusu anlayışsızlık Kıvılcımlı’nın söz konusu anlatımını kavrayamaz…

 

Yalancının mumunun sönüşü

M. Oruçoğlu Kıvılcımlı’ya ahlâksızca saldırıyor. Yukarıda aktardığımız sözcükleri ve sözcük benzerlerini, Kıvılcımlı’nın köylüler karşısında kullandığını ileri sürüyor. Oysa gördük ki bu beş sözcük ve benzeri şeyler Kıvılcımlı’nın“Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı 824 sayfalık bilimsel eserinde yoktur. Bu kadar hacimli bir bilimsel eserde bile kullanılmayan kavram ve terimler, hiç propaganda amaçlı bir konferansta kullanılmış olabilir mi?

Bu sorunun yanıtını okuyucu arkadaşlar devrimci vicdanlarına danışarak versinler. Hiçbir önyargıya kapılmadan versinler…

Bizce kesinlikle kullanmamıştır Kıvılcımlı o sözleri… Kıvılcımlı’nın konferanslarını izleyenler-dinleyenler bilirler ki, Kıvılcımlı meseleleri en anlaşılır biçimde koyar. “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” adlı eserinin önsözünde;“Meseleleri en basit yurttaşlarımızın anlayabileceği kadar açık, duru ve belirli koymazsak, Demokrasiye inancımız yarım olur. Anlaşılır konuşmanın ilk şartı: olayların diline uymaktır.” der, Kıvılcımlı.

Kıvılcımlı’nın birçok semineri kitap ve dergi-gazete yazıları biçiminde yayımlanmıştır. Bunları okuyanlar, meselelerin çok açık ve anlaşılır biçimde konduğunu görürler. Emekçiler de sorularıyla ve anlatımlarıyla bu seminerlere aktif biçimde katılmışlardır.

Unutmayalım ki Kıvılcımlı Ruh Doktorudur (Psikiyatrdır). Meselelerin kime, hangi ortamda, nasıl en anlaşılır ve etkili konulacağını iyi bilir.

Kıvılcımlı’nın Eyüp Meydanı’nda kara halk yığınları karşısında yaptığı konuşma “Eyüp Konuşması” adıyla yayımlanmıştır. Okuyanlar, Kıvılcımlı’nın emekçi sınıflara meseleleri nasıl anlattığını açıkça görür. Bu konuşma Kıvılcımlı’nın kara halk kitleleri karşısında yaptığı konuşma tarzının tipik bir örneğidir.

Bundan başka, Kıvılcımlı’nın Sosyalist Gazetesi’nde Dede Hande imzasıyla“Halk Dersleri” başlığıyla yazdığı yazılar vardır. Bu yazılar okununca da görülecektir ki, Kıvılcımlı, işçi ve köylülere, meseleleri çok somut, açık, canlı ve anlaşılır şekilde koyar.

 

M. Oruçoğlu halkı nasıl görür?

M. Oruçoğlu’nun iddiasına göre o sözcük ve terim benzerlerini Kıvılcımlı söylemiştir. İ. Kaypakkaya o Osmanlıca sözleri anlamış ve belleğine kaydetmiştir. Sonradan da, bunları Kıvılcımlı’yı komik göstermek için M. Oruçoğlu’na “ballandıra ballandıra” nakletmiştir. M. Oruçoğlu da, bunları anında öğrenmiş ve ezberlemiştir. Öyle ezberlemiştir ki, aradan otuz yıl geçmiş olmasına rağmen unutmamıştır. Cumhuriyet’teki yazısında kullanmıştır. Kaypakkaya ve Oruçoğlu, Kıvılcımlı’yı bu kadar kolay ve güçlü bir biçimde anlamıştır. Ama köylüler, “bir şey anlamamış”lardır. Üstelik bu meselenin kendilerini çok yakıcı bir biçimde ilgilendirmesine rağmen… Kaypakkaya ve Oruçoğlu’na göre kendileri “zeki”dir. O yüzden de kalıcı biçimde anlamış ve öğrenmişlerdir Kıvılcımlı’yı.

Peki ya köylüler?..

Onlar anlamamıştır, çünkü cahildir, aptaldır, anlayışsızdır. Onlar meselenin tarihsel ve teorik anlatımını anlayamazlar. Onlara zihinsel özürlülerin anlayabileceği sığlıkta anlatılmalıdır meseleler. Kuru ajitasyon çekilmelidir onlara yalnızca… Anlayış budur…

Kıvılcımlı, boşuna dememiştir, küçükburjuva aydını megaloman olur, diye… İşte görülüyor.

Bu bakış açısıyla, işçilere ve köylülere olaylar ve ilişkiler nasılsalar öylece, yani oldukları gibi anlatılabilir mi?

Elbette anlatılamaz. Bu anlayışa sahip olan, zaten ilkin kendisi anlayamaz devrimci teoriyi ve olayları… Anlayamaz ki anlatsın… Sonuç olarak da böyle hareketler işçileri ve köylüleri kazanamazlar. Ancak küçükburjuvalar ortamında yer edinebilirler…

 

M. Oruçoğlu Kıvılcımlı’ya niye iftira ediyor?

Kıvılcımlı, yanına her yaklaşan devrimciyi iyi niyetli kabul eder ve ona istediği her konuda yardım ederdi. Yazı isteyene istediği konuda yazı, bilgi isteyene bilgi verirdi. Konferans vermesini, tartışmalı toplantılara katılmasını talep edenleri de kırmazdı. Devrimci gençlere, işçilere, köylülere yardımcı olmaktan büyük haz duyardı.

İşte bu sebepten Kıvılcımlı, Aydınlık Sosyalist Dergi’ye, Proleter Devrimci Aydınlık Dergisi’ne de yazılar vermiş, onlara yol göstermek istemiştir. Bilindiği gibi bu dergiler Mihri Belli ve Doğu Perinçek liderliğindeki hareketlerin yayın organlarıydı.

Mihri Belli liderliğindeki Milli Demokratik Devrim (MDD) Hareketi,Kıvılcımlı’nın bütün uyarılarına rağmen sonunda bir zortlamaya varmıştı. MihriBelli, bu küçükburjuva ideolojisinde; “Asker-sivil-aydın zümre”ye partisiz olarak MDD’yi yaptırıyordu. Proletarya Partisi ancak ondan sonra “ufuktan bir güneşgibi doğacak”tı.

Kıvılcımlı, böylesine bir ucube devrim anlayışına daha fazla hoşgörü gösteremezdi. “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” adlı eserinde, Mihri Belli’nin MDD Hareketinin temelsiz, kof, bilimden ve mantıktan uzak bir küçükburjuva hareketi olduğunu, kanıtlarıyla birlikte, elle tutulur bir somutlukta ortaya seriverdi. Bu eser, Mihri Belli ve onun adına bağlı olan hareketin işini bir anda bitirdi.

Mahir Çayan, o güne dek tartışmasız lider bellediği kişinin (Mihri Belli’nin) böylesine bilimden ve bilinçten yoksun, kof bir küçükburjuva masal anlatıcısı olduğunu görünce, hemen ondan koptu. Sonra kendi adına bağlı olan hareketi oluşturmaya girişti.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Mahir neden Kıvılcımlı’dan etkilenmedi?

Etkilendi… Mahir, okumayla arası en iyi olan gençlik önderiydi. Kıvılcımlı’yı biraz anlar gibi oldu. İTÜ Gümüşsuyu’ndaki bir DEV-GENÇ toplantısında Mahir, kürsüye çıktı ve şöyle dedi: “Artık Aydınlık Sosyalist Dergi’yle yollarımız ayrıldı. Bunu “Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup” adlı broşürümüzde açıkça belirttik. Kıvılcımlı’yı şu anda inceliyorum. İncelediğim-okuduğum kadarıyla da önemli bir ayrılığımızın olmadığını gördüm. İncelemem sonunda da bu görüşüm değişmezse, Kıvılcımlı’nın bir militanı olarak devrimciliğimi sürdüreceğim.”

Mahir’in bu konudaki sözlerinin anlamı aynen buydu. Aradan 32 yıl geçti. Kullandığı sözcükler belki farklı olabilir, ama konuşmasının içeriği buydu. Mahir, Ankara’dan Y. Küpeli, S. K. Özüdoğru, E. Kürkçü gibi adı bilinen arkadaşlarıyla gelmişti o toplantıya ve onlar da birer konuşma yapmışlardı. Bir gün sonra da Mahir ve Y. Küpeli, F. Aral, Cağaloğlu’ndaki Sosyalist Gazetesi’nin merkezine geldiler. Mahir orada da aynı görüşleri dile getirdi. Ve ardından da o anda Cerrahpaşa’da yatmakta olan Kıvılcımlı’yı ziyarete gittiler. Duyduğumuza göre Mahir, Kıvılcımlı’ya da aynı şekilde konuşmuş. Kıvılcımlı o zaman, prostat kanseri ameliyatı olduğu için Cerrahpaşa’da yatmaktaydı.

Mahirler Ankara’ya gitti. Kısa bir süre sonra da çıkardıkları “Kurtuluş”Gazetesi’nde, Kıvılcımlı’yı Roza Luksemburg’a benzeten ve revizyonistlikle suçlayan bir yazı yayımladılar. 12 Mart 1971 Faşizminin arifesiydi. Mahir de Kıvılcımlı’ya karşı olduğunu resmen ilan ediyordu artık.

Mahir, İstanbul’da verdiği, “Kıvılcımlı’yı inceleyeceğim-okuyacağım” şeklindeki sözünde durmamıştı. Kıvılcımlı’yı okumadan-öğrenmeden reddetmişti ve haksız suçlamalar yöneltmişti. Sebebi şuydu: O anda Deniz, ODTÜ’de karargâh kurmuştu ve dağa çıkmanın hazırlıklarını yapıyordu. Deniz için, Fidel’in “OLAS Söylevi”, tutulacak devrimci yolu açıkça gösteriyordu: Askeri ve politik şeflik birleştirilmeli ve oluşturulacak bir gerilla grubuyla dağın yolu tutulmalıydı. Başkaca okumaya, yazmaya, araştırmaya gerek yoktu. Hatta yayımcılıkla filan uğraşmak zaman ve emek israfıydı ve oportünistlere özgü işlerdi. İstanbul’daki Denizci (THKO’cu) arkadaşlar, böyle diyorlardı o zamanlar.

Deniz’in bu tutumu, küçükburjuva gençlik ortamında hararetle karşılanıyordu. Ve Deniz’in taraftar kitlesi hızla büyüyordu. Bütün dünyada Küba Devrimi’nin, Fidel’in, Che’nin rüzgârları esiyordu. Özellikle de aydın gençlik kitlesini olağanüstü etkiliyordu bu rüzgârlar. Denizler’in söylemi de bu

rüzgârların etkisinden kaynaklanıyordu. Bu ortamda, Mahir’in, Kıvılcımlı’yı benimsediğini açıklaması, gençlik tabanını-taraftar kitlesini Denizler’e kaptırmasına yol açardı. Çünkü gerillacılık teorileri aydın gençlik ortamında çok hoş karşılanıyordu.

Bize göre Mahir’in kafası da net değildi. Mantığıyla Kıvılcımlı’nın doğruluğunu görse de gönlü gerillacılıktan yanaydı. İşte bu sebeplerden dolayı Mahir Arkadaş, Kıvılcımlı’ya cephe aldı.

Sonra bilindiği gibi Mahir, Carlos Mariguella’nın “Şehir Gerillası” adlı kitabındaki tezleri biraz daha süsleyerek “Kesintisiz Devrim” adını verdiği yazılarını yazdı. Artık o da hemen gerillaya başlanması gerektiğini savunuyordu. Çünkü gelinen aşamada (Emperyalizmin Üçüncü Bunalım Döneminde) evrim ve devrim aşamaları iç içe geçmişti.

Kıvılcımlı ise; Küba deneyinin tekrarlanamayacağını; tutmamız gereken tek yolun, Büyük Ekim Devrimi’nin gösterdiği yol olduğunu, böylece de sarılmamız gereken teorinin Leninci devrim öğretisi olduğunu yazıyor ve söylüyordu.

Mahir Arkadaş, bir yandan Leninist Devrim Öğretisini, Ekim Devrimi’nin izlediği yolu, gelinen aşamada mevcut şartlara cevap vermez diye reddediyor, diğer yandan da Kıvılcımlı’yı revizyonistlikle suçluyordu. Oysa asıl revizyonizmi yapan kendisi ve onun gibi düşünenlerdi. Çünkü onlar Leninci Devrim Öğretisini, var olan koşullarda çözüm değildir diyerek, reddediyorlardı. Ve Küba Devrimi’nin izlediği yolun doğruluğunu savunuyorlardı. Oysa Küba Devrimi kendine özgü bir devrimdi. Ve tekrarlanamazdı. Fidel, iktidarı aldıktan bir yıl sonra sosyalist olduğunu açıkladı. Ondan önce ise Fidel ve hareketi, CHE’nin deyişiyle “Sosyalist değil ulusal devrimci”ydi.

Kıvılcımlı, Doğu Perinçek’in lideri olduğu PDA grubunun yayın organlarına da başlangıçta, karşıdevrimci içyüzünü açığa vurmadan önce, yazılar veriyordu.Kıvılcımlı’nın amacı bütün devrimci güçlerin belirli prensipler çerçevesinde Derlenmesi ve Proletarya Partisinin Yeniden Örgütlenmesiydi. “Kendimize Gelelim, Ya Birleşmek! Ya Ölüm!” diyordu, Kıvılcımlı tüm devrimci güçlere.

Fakat PDA denen bu grup diğerlerine benzemiyordu. Doğu Perinçek, Demokrat Parti’nin faşist gençlik komandoluğundan, 1960 sonrasında devrimciliğe geçmişti.

Doğu Perinçek, 1968’den itibaren azgınlaşan faşist saldırılar karşısında nefi s savunması yapan devrimci güçleri “anarşist”likle suçlamaya başladı. Her zaman olduğu gibi, o dönemde de MHP’li faşist güçlerle polis birlikte saldırıyordu Devrimci Gençlere. Ve şehitler veriyordu devrimciler. Doğu Perinçek ise devrimci gençleri suçluyordu, tıpkı faşist güçler gibi.

Doğu Perinçek, daha sonra Sovyetler Birliği’ne de “Sosyal Emperyalist” diyerek saldırmaya başladı. Küba da Sovyet Sosyal Emperyalistlerine uşaklık ediyordu ona göre.

İşte bu aşamada Kıvılcımlı, D. Perinçek grubunun siyasi eylemini tahlil ederek onun kimliğini ortaya çıkardı: D. Perinçek’in lideri olduğu PDA Hareketi, CIA Sosyalizmi yapıyordu. Çünkü bu hareket Türkiye’deki Devrimci Güçlere düşmandı, dünyadaki Çin ve Arnavutluk dışındaki sosyalist devletlere (iktidarlara) düşmandı.

PDA’nın tezleri CIA’nın tezleriyle çakışıyordu. Kıvılcımlı, “Mao! Mao!”, “Mao Kalpazanları” “CIA Sosyalizmi Nasıl Yapılır?”, “CIA Sosyalizmi Tarih Kalpazanları” başlıklı yazılarıyla açığa çıkardı, D. Perinçek ve PDA Hareketinin karşıdevrimci içyüzünü.

Kıvılcımlı’nın çok haklı olarak “CIA Sosyalizmi” adını verdiği bu hareket, 1970’li yıllarda da ihanetlerine devam etti. Sivil ve resmi faşist güçlerin(Kontrgerilla’nın bünyesine giren güçlerin) saldırıları karşısında nefi s savunması yapan devrimcileri devlete ihbar etti.

5 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet’te yayımlanan eski bir yandaşının kendisiyle yaptığı söyleşide şu soruluyor D. Perinçek’e:

“Geçmişinizin muhasebesini yaparken vicdanınızı rahatsız eden şeyler var mı? Mesela Aydınlık gazetesinde ihbar edilen sol adresler, isimler?”

D. Perinçek’in yanıtı şu:

“Az bile yapmışız. O konuda daha cesur olmalıymışız.”

Dikkat edelim; 1976’dan 1991’e kadar CIA Sosyalizmi dediğimiz bu hareketin içinde yer almış, ama bugün hiçbir devrimcilik iddiası olmayan ve bir Finans-Kapital organında sermayeye hizmet eden bir insan bile, Doğu Perinçek’e yaptığınız ihbarlardan dolayı vicdanınız rahatsız olmuyor mu? demek ihtiyacını duyuyor. Yani böyle bir şeyin, muhbirliğin şerefsizlik olduğunu biliyor. Ama öbürü “az bile yapmışız” diyerek her türden insanî değerden yoksunluğunu açığa vuruyor.

Bu hareket 12 Eylül öncesinde NATO’yu savundu bildiğimiz gibi, Türkiye’nin NATO’da kalması iyidir, dedi.

12 Eylül Faşizmi Kontrgerilla’nın kanlı saldırıları ile kendisine zemin oluşturmaya çalışırken D. Perinçek “Aydınlık” adlı yayın organında:

Faşizm gelecek diyorlar. Hayır, gelmeyecek Türkiye’de faşizm tehlikesi yoktur. Sosyal Faşizm tehlikesi vardır. Yeni Çarlar Türkiye’yi işgal etmek istiyorlar. Asıl tehlike budur. Türkiye’de faşizm tehlikesi vardır demek Rusya’nın oyununa gelmek olur, diye yazılar yayımlıyordu.

12 Eylül Faşizmi geldi; yüz binlerce devrimciyi, demokratı, aydını, işçiyi, köylüyü işkencelerden geçirip zindanlara doldurmaya başladı. Bu hareket 12 Eylül’e arka çıktı. Alkışladı 12 Eylül Faşizmini. Bu hareketin Merkez Komite Üyesi Mustafa Kemal Çamkıran, Frankfurt’ta; Türkiye’de 12 Eylül Hareketinin insanlara işkence yapmadığını ispatlamak için Türkiye’ye gidiyorum, diye bir basın açıklaması yaptıktan sonra, uçakla Ankara’ya geldi. Sıkıyönetim komutanlığı havaalanından alıp Mamak Askeri Hapishanesi’ne getiriyor. Mamak’ta şartlandırılmış asker, her gelen devrimciye, demokrata yaptığı karşılama törenini buna da yapıyor: her gelene; kanunun, insan haklarının vb.nin bulunmadığını anlatmak için esaslı bir dayak atıyor. Ve Çamkıran, o güne dek dayakçı askerlerin hiç duymadığı bir iddiada bulunuyor: Ben 12 Eylül Harekâtını destekliyorum. Onun için Avrupa’dan gelip teslim oldum, diyor. Bu iddia kendileriyle dalga geçildiğini, kendilerinin saf yerine konulduğunu sanan askerleri iyice çileden çıkarıyor. Ve dayağın dozunu birkaç misli arttırıyorlar.

Mamak’ın şartlandırılmış askeri bile devrimcilik iddiasındaki birinin 12 Eylül’ü destekleyebileceğini kabul edemiyor. Böyle bir şeyi haklı olarak aklı almıyor.

Devrimci olan bu harekâtı desteklemez, diyor…

Dayakçı asker bize göre de düşüncesinde haklı. Asker, bunların CIA Sosyalisti olabileceklerini bilmiyor tabiî.

Bu hareket, bugüne kadar sayısız görüş değiştirmiştir. Bir uçtan bir uca sıçramıştır. Yılan gibi kıvrılmıştır. Geçenlerde bir televizyon programında bir burjuva hizmetkârı, emekli büyükelçi, Doğu Perinçek’in yüzüne karşı; 10-12 yıl kadar önce Kürt Meselesi hakkında yazdıklarını okudu. Hatırlanacağı üzere D. Perinçek o günlerde A. Öcalan’ı Bekaa’da üst üste ziyaret ediyordu. Öcalan’la bu birbirlerini karşılıklı övüyorlardı. Yine hatırlanacağı üzere Öcalan bunu bağımsız milletvekili seçtirmek bile istedi. D. Perinçek de o günlerde PKK’ye hoş görünecek yazılar yazıyordu.

Bugün ise, yine bildiğimiz gibi, bu hareket; bir televizyon programında Hasan Yalçın’ın ağzından görüşlerini şöyle açıklamaktadır: Türkiye’de Kürt Sorunu tamamıyla çözümlenmiştir. Türkiye’de bir Kürt Sorunu yoktur. Kürtler Türkiye’de Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmayan demokratik hakları kullanmaktadırlar, demektedir.

Sermaye adamı emekli büyükelçi, D. Perinçek’in Kürt Sorunu hakkındaki eski görüşlerini okuduktan sonra: “İnsanda siyasi etik olmalı” dedi ve noktayı koydu. Yani Finans-Kapital hizmetinde on yıllarca çalışmış, bir anlamda ömrünü tüketmiş burjuva aydınları bile, bu hareketin liderini, siyasi ahlâktan yoksunlukla suçluyorlar.

O sözlerden sonra D. Perinçek, hiçbir şey olmamış gibi sırıtarak: “Biz o zaman da şöyle demek istemiştik” diye çalkalayarak, demagojisini sürdürdü. Yediği hakaretten hiç etkilenmedi. Çünkü o da aslında içyüzünün ne olduğunu biliyor…

Kıvılcımlı, bu hareketin içyüzünü, yani gerçek siyasi kimliğini, 32 yıl önce açığa çıkarmıştır. Ve aradan geçen süre Kıvılcımlı’yı tartışmasız bir biçimde doğrulamıştır. Bu hareket bugüne kadar görüşten görüşe sıçramıştır, pek çok konuda. Ama özü hiç değişmemiştir. Yani, gerçek devrimcilere olan düşmanlığı… Bu konuda 12 Mart öncesinde ne idiyse bugün de aynıdır. İşte o yüzden bu hareket gerçek sol değil, sahte soldur. Kıvılcımlı’nın deyişiyle: CIA Sosyalizmidir.

İ. Kaypakkaya, işte böyle bir hareketin içerisinde yıllarını geçirmiştir. Ve D. Perinçek gibi birini lider bellemiştir. Bu harekette, hep söylediğimiz gibi, gerçek devrimcilere düşmanlık öğretilir. Dostluk öğretilmez, insanlık öğretilmez.

Kaypakkaya eğer Kıvılcımlı hakkında M. Oruçoğlu’nun yazdığı yalanları söylemişse, böyle bir hareketten geldiği için ve böyle bir insanın, liderin öğrencisi olduğu için söylemiştir. Yani, o hareketten tam kopuşamadığı için, o hareketin kendisine bulaştırdığı kirlerden tam arınamadığı için söylemiştir.

İ. Kaypakkaya, eğer Kıvılcımlı hakkında bu yalanları PDA hareketinden ayrılmadan önce söylemişse o zaman mesele daha açık ve daha kolay anlaşılır hale gelir. O hareketin içindeki bir insanın Kıvılcımlı hakkında olumlu yargılarda bulunması zaten anormal olurdu. Çünkü bu hareket yukarıda da tekrar tekrar vurguladığımız gibi, gerçek devrimcilere oldum olası düşmandır.

M. Oruçoğlu, “Konferanstan sonra köylülerin ağzını yoklamış İbo.” diyor. “Ağız yoklamak-ağız aramak” gibi deyimlerin karşılığı olan yöntemler, dürüstmert-dobra insanların, kitle içinde çalışma yaparken kullanacağı yöntemler değildir. Bunlar; küçük, basit, empas-kumpas hesapları içinde olan sınıflı toplumun çamurlarına bulanmış insanların kullandığı yöntemlerdir. Devrimci insan, dürüst-mert insandır. Açık sözlü insandır. Söyleyeceğini lafı dolandırmadan, açıkça, netçe söyler. Sorusunu da öyle sorar.

Özetlersek:

Ağız aramak, devrimcilerin değil, bezirgânların, en azından bezirgânlığın pisliğiyle kirlenmiş insanların başvurmaya tenezzül edeceği yöntemdir.

Oruçoğlu, bu yüksek devrimci ahlâktan haberdar olmadığı için, Kaypakkaya tarafından yapıldığını iddia ettiği işin olumlu olduğunu sanıyor.

 

Oruçoğlu köylülerin toprak işgali olayını da

ahlâkî seviyesine uygun biçimde çarpıtarak anlatıyor

Hatırlayacağımız gibi, M. Oruçoğlu, demagojik saldırısına şu satırlarla başlıyordu:

“1969’da Trakya’daki Değirmenköy toprak işgaline gittik. İbrahim toplanan köylülere bağımsızlık ve toprak sorununa ilişkin bir konuşmayaptı. İbrahim ve arkadaşları, işgalci köylülere toprak sorununa dair bir konferans vermesi için Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı götürmüşler.”

Açıkça söylendiği gibi, İbrahim Kaypakkaya, inisiyatifli devrimci bir önder olarak tavır koyuyor ve Kıvılcımlı’yı konferans vermesi için Değirmenköy’e götürüyor. Yani Kaypakkaya’ya devrimci önder, Kıvılcımlı’ya ise sadece devrimci aydın rolü veriliyor.

Şimdi, olayın aslını Turhan Feyizoğlu’nun “İbo İbrahim Kaypakkaya” adlı kitabından okuyalım:

“Değirmenköy’deki ‘Esece’ çiftliğini işgal eden bazı köylüler, ağaya karşı kendilerini desteklemeleri ve yardım etmelerini istemek amacıyla TDGF İstanbul Bölge Yürütme Kuruluna başvurur.

“Ankara’dan gelen gençlerle birlikte aralarında TDGF İstanbul Bölge Yürütme Kurulu Başkanı Cihan Alptekin, İbrahim Kaypakkaya, Namık Kemal Boya, Muzaffer Oruçoğlu, Yavuz Yıldırımtürk, Mehmet Faruk Kurtuluş, Nadir Özel, Kabil Kocatürk, Ali Dinçer, Atıf Uğurlu, Ökkeş Öztemir, Haşmet Atahan, Mehmet Sürücü’nün de bulunduğu gençler, otobüslerle Değirmenköy’üne gider.” (agy, s. 97)

Yine aynı kitapta, Kaypakkaya’nın ağzından, köye giden gençlerin sayısının, “yaklaşık üç yüz kişi” olduğu dile getirilir. Yani Kaypakkaya, köye giden üç yüz devrimci gençten sadece biridir.

Gelelim Kıvılcımlı’nın eyleme gidişine…

Onu da kitaptan görelim:

“TÖS İstanbul Şubesi, 22 Kasım 1969 günü, Değirmenköy’de ‘Toprak Reformu’ konulu bir

açık oturum tertipler.

“Açık oturuma Prof. İsmet Sungurbey, Prof. Aytekin Ataay, Süleyman Üstün, Kemal Nebioğlu ve Hikmet Kıvılcımlı katılarak, konuşma yapar.”(agy, s. 107)

Turhan Feyizoğlu, Kaypakkaya’yı yermek için değil, övmek için söz konusu kitabı yazmıştır. Ama işte orada bile, söz konusu Toprak İşgali olayı ve Kıvılcımlı’nın eyleme gidişi, böyle anlatılmaktadır.

Oruçoğlu’nun anlatımından ne kadar farklı değil mi?..

Oruçoğlu gibilerde bırakalım devrimci ahlâkı; insancıl namus, sıradan küçükburjuva aydın dürüstlüğü bile yok.

Böylelerine ne demeli acep?..

Onları böyle demagojilere ruhlarının rahatsız oluşu itiyor. Aslında acımak gerekir bunlara…

 

İ. Kaypakkaya’nın devrimci yaşamı

M. Oruçoğlu söz konusu yazısında Kaypakkaya’yı büyük bir halk önderi, Kıvılcımlı’yı ise halkı tanımayan, zavallı bir küçükburjuva aydını olarak anlatıyor. Oysa gerçek bunun tam tersidir.

Kıvılcımlı’yı M. Oruçoğlu gibi anlatanlarla ilk kez karşılaşmıyoruz. Biz bu oyunları 35 seneden bu yana çok gördük, görüyoruz. 1967 yılında Üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelip Devrimci Ortama girdiğimizde Kıvılcımlı hakkında şöyle bir söylentinin dolaştığını gördük.

“Eskilerden bir de Kıvılcımlı diye biri varmış. Adam onlarca yıl hapishanede yatmış, komünist olduğu için. Ama içeride kafayı bozmuş, dengesizleşmiş. Şimdi evinin bahçesine heykelini dikmiş. Bazen ona selam verdiği de olurmuş. Bunlar iyi adamlarmış ama artık işleri bitmiş. Devrimci Hareketin bunlardan arınması lazım artık. Bunlarla bir yere varılmaz.”

Kulaktan kulağa bu demagoji aktarılıyordu gençlik içinde. Gençler de toyluklarından dolayı bu demagojiye inanıyorlardı. Şahsen biz de inanmıştık. Bir gün sınıfımızda bir devrimci arkadaşın elinde Kıvılcımlı’nın “Tarih-Devrim-Sosyalizm” anıt eserini görünce, aklımızdan şunlar geçmişti:

“Yahu bu deli adam kitap da yazmış.”

Sonra kitabı elimize alıp bakalım ne diyor, diye okumaya başladık. Okur okumaz da sarsıldık. Yazılanlar deli saçmalaması olmak bir yana, olağanüstü tutarlılıkta, derinlikte, yoğunlukta ve aydınlatıcı idi. Büyük bir emeğin ve parlak bir zekânın ürünü olduğu apaçıktı. Eseri önyargısızca okuyan her devrimci arkadaşın da aynı sonuca varacağına eminiz.

Bir gün Hidayet Kaya isimli devrimci arkadaştan da Kıvılcımlı’nın bunak olduğu yolundaki demagojiyi işittik. Anlaşılan arkadaş da aynı yalana inanmıştı. Sonradan bu arkadaşın da Kıvılcımlı hakkındaki kanaati tıpkı bizde olduğu gibi değişti. Arkadaş 1970’de Kıvılcımlı’nın sahibi ve başyazarı olduğu “Sosyalist”Gazetesi’nin sorumlu yazıişleri müdürü oldu.

Aynı yıllarda Mihri Belli’nin sağ kolu konumunda olan Rasih Nuri İleri, İTÜ Gümüşsuyu Kampusundaki Dev-Genç toplantılarından birinde şöyle demişti:

“Kıvılcımlı, devrimci bir önder değil, Babıâli’de sol bir yazardır.”

Bu kişiye o anda hak ettiği yanıt verilmiştir. Sonra da “Sosyalist” Gazetesi’nden bir yazıyla da hak ettiği şekilde cevabını almıştır, R. N. İleri. Bu şahıs bugün de hayattadır…

Oruçoğlu’nun demagojik satırları da yukarıda anlatılan örneklerden özce farklı değildir. Demek ki devrimci ortamımızda bu tür siyasi ahlâk dışı aşağılık demagojiler hâlâ müşteri bulabiliyor. Yazık…

Kıvılcımlı, o tarihlerde prostat kanseriyle mücadelesine, geçirdiği üst üste kanser ameliyatlarına, zaman zaman kan işemesine, bedence bitkin durumlara düşmesine rağmen siyasi mücadelesini asla yavaşlatmadı. Bir yandan yerli-yabancı Parababaları çetesiyle savaşıyordu, diğer yandan derin araştırma ürünü kitaplar yazıyor, devrimci gençleri aydınlatmaya çalışıyordu. Hangi gruptan olursa olsun devrimci yayın organlarına, istenilmesi halinde yazılar veriyordu. Başyazarı olduğu gazetede yazıları yayımlanıyordu. Konferanslar veriyor, seminerlere, tartışmalı toplantılara katılıyordu.

Kıvılcımlı o yıllarda uluslararası emperyalizm ve onun Türkiye’deki ortakları tarafından bir faşist diktatörlüğün hazırlanmakta olduğunu çok açık bir biçimde görüyordu. Devrimciler olarak, Derlenişi-Birliği sağlamış, Proletarya Partisini Yeniden Örgütlemiş olarak, bu faşist diktatörlüğü karşılarsak, onunla mücadelede başarılı olabiliriz. Bunu yapamazsak, yeniliriz, büyük kayıplar veririz, hem biz devrimciler, hem de halkımız çok acı çekeriz, diyordu. Bu sebeple de Proletarya Partisinin Reorganizasyonu için insanüstü bir gayret gösteriyordu.

12 Mart Faşizminin arifesinde günün önde gelen iki devrimci önderini Ankara’da bir Açık Oturuma, yani ideolojik mücadele meydanına davet ediyordu. Çağrı muhataplarına tabiî ki elden ulaştırılmıştı. Ayrıca 2 Mart 1971 tarihli Sosyalist Gazetesinde de aynı çağrı yayımlanmıştı. Görelim:

“ANKARA’DA

“Açık Oturum

“5 Mart 1971 Cuma günü saat 18’de Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonunda açık oturum vardır.

“Konu: BÜYÜK DERLENİŞ ve PROLETARYA PARTİSİ

“Konuşmacılar:

“Dr. HİKMET KIVILCIMLI, MİHRİ BELLİ, MAHİR ÇAYAN”

Açık Oturum saati geldiğinde; Kıvılcımlı ve yoldaşları söylenen yerdedir. Ama diğer devrimci önderlerin ikisi de yoktur. Gelmezler:

Kıvılcımlı, Sosyalist Bürosuna döner. Yoldaşlarıyla bir tartışmalı toplantı yaparlar, aynı konuda. Bir gün sonra da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir Konferans verir Kıvılcımlı. Her iki toplantının bant çözümleri de Sosyalist Gazetesi’nde ve Devrimci Derleniş Dergisi’nde yayımlanmıştır. Daha sonra Derleniş Yayınları tarafından “Durum Yargılaması” adıyla, bu iki toplantı metni kitap olarak da yayımlanmıştır.

Görüldüğü gibi Kıvılcımlı, 12 Mart Faşizminin ilk günlerine kadar durup dinlenmeden siyasi mücadelesini en etkili biçimde sürdürür. Hem de ilerlemiş yaşına ve ölümcül hastalığına rağmen…

12 Mart Faşizminin “Balyoz Harekâtı” olur. Kıvılcımlı, idam fermanıyla aranmaktadır artık, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından. Bu şartlar karşısında tümüyle illegaliteye geçer Kıvılcımlı. Bu arada ölümcül hastalığı da git gide ilerlemektedir. İdrarının açık kırmızı renkte olmasına alışıktır. Ama ara sıra kan pıhtılarıyla tıkanır idrar yolu. Türkiye’de mevcut şartlardan dolayı tedavi imkânı tümüyle yok olmuştur artık. Kıbrıs-Lübnan-Suriye-Bulgaristan üzerinden Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne gider, iki yoldaşıyla birlikte. Daha ileri teknikli Sosyalist Ülkelerde bir tedavi imkânı var mola? umuduyla bu yolculuğu yapar. Fakat burada da İ. Bilen’in Sahte TKP’sinin alçakça oyunuyla karşılaşır. İ. Bilen, “Kıvılcımlı Partiden atılmıştır.” yalanıyla Sosyalist ülkeleri de kandırır. Ve Kıvılcımlı, yaşına, kıdemine, mücadelesine, ağır kanser kanamalarına bakılmaksızın Sosyalist Ülkelerden püskürtülüp Türkiye’nin ve ABD’nin müttefiki Federal Almanya’ya atılır.

Kıvılcımlı’yı Enver Hoca’nın AEP’si de kabul etmez. Ülke sınırlarından içeriye sokmaz. Yalnızca Tito’nun Yugoslavyası dostça davranır Kıvılcımlı’ya. İmkânları en geniş hastanesine yatırır Kıvılcımlı’yı. Kıvılcımlı bir kez de orada ameliyat edilir. Fakat er geç saati iyice yaklaşmıştır artık. Kıvılcımlı da bunu bilir.

Bütün bunlara rağmen iki konudaki savaşından asla vazgeçmez.

Bir: İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesine yazdığı iki mektupta 12 Mart Faşizmini mahkûm eder. Devrimci gençlerin suçsuz olduklarını kanıtlar. Ve sıkıyönetim mahkemesinin kendi kendisini lağvetmesini talep eder. Hastaneden çıkacak duruma gelir gelmez de Türkiye’ye döneceğini ve “70 yıl bu karatoprağın kuru öküzü gibi yaşadığım ülkemde hesap vererek ve hesap sorarak yaşamaya devam edeceğim” der.

İki: Ölümünden 10 gün önce ise SBKP Genel Sekreteri Leonid Brejnev’e“Kim Suçlamış?” başlıklı bir mektup yazar. İ. Bilen liderliğindeki Sahte TKP tayfasının korkaklıklarını ve ihanetlerini ortaya koyar bu mektubunda. L. Brejnev’den Sovyetler Birliği kanunlarına uymasını ister. Kendisini Partiden atılmakla suçlayanlarla istedikleri yerde karşılaşmaya ve hesaplaşmaya hazır olduğunu bildirir. Ve mektup “Sizin Sosyalist Adaletinizi umabilir miyim?”sorusuyla sona erer.

Kıvılcımlı, 17 yaşında silah elde emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir savaşçıdır. Devrimci olduktan sonra da her anı Parababalarına ve devrime ihanet eden yüreksizlere karşı mücadeleyle dolu bir yaşam sürmüştür. Son soluğunu verene dek kavgasını en onurlu biçimde sürdürmüştür. Ona kara çalmak, bizce devrimci ahlâk yoksunluğunun göstergesidir.

İ. Kaypakkaya, 12 Mart Faşizmine kadar, başka türlü söylersek, D. Perinçek’le yollarını ayırdığı güne kadar, ne kadar (ne ölçüde) devrimciydi?

Bugün İP’te, yani D. Perinçek’in liderliğindeki harekette yer alanlar ne kadar devrimciyse İ. Kaypakkaya da o kadar devrimciydi.

12 Mart öncesinde de bugün olduğu gibi PDA’cılar gerçek devrimciler tarafından devrimci sayılmazdı. Değer verilmezdi onlara. Çünkü onlar o anda gençliğin kanına susamış bulunan MHP’li faşist saldırganlara karşı mücadelede yoktular. Üstelik antifaşist mücadele yürüten devrimci gençliği anarşistlikle suçluyorlardı.

İ. Kaypakkaya o dönemde Çapa Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi bilinirdi. Ama ne Çapa’daki ne de Çapalı öğrencilerin eğitim gördüğü İÜ Fen ve Edebiyat Fakültesindeki antifaşist mücadelede yer alırdı. Bu nedenle de Çapa’da polis ve faşistlerin birlikte yaptığı bir saldırıda şehit düşen Hüseyin Aslantaş’ın Merkez Binadaki Gençlik Anıtı önüne konulan naaşı başında nöbet tutmasına Çapalı Devrimci Gençler izin vermemiştir, İ. Kaypakkaya’nın. “Sen bu mücadelede yoksun. Bu yüzden de devrim şehidi başında nöbet tutma hakkın yok senin.” diyerek Kaypakkaya’yı kovmuşlardır. Sanırız, o günlerde Çapalı Devrimci Gençlerden biri olan Salman Kaya da bu olayı hatırlar.

İ. Kaypakkaya, yine İTÜ Gümüşsuyu’ndaki bir Dev-Genç toplantısından, o günlerde Dev-Genç İstanbul Yürütme Kurulu ile birlikte davranan gençler tarafından çıkartılmıştır. Yine sanırız bu olayı da şu anda 68’liler Birliği Vakfı’nda yer alan arkadaşlar hatırlarlar.

Bizce İ. Kaypakkaya’nın devrimci hayatı, D. Perinçek’le yollarını ayırdıktan sonra başlamıştır.

Ve hepimizin bildiği gibi Kaypakkaya, faşizmin işkencehanelerinde direndiği için katledilmiş, şehit düşmüştür.

Kıvılcımlı’nın bir özdeyişi vardır: “İşkencede direnmek en büyük devrimci erdemdir.” Kaypakkaya bu erdeme sahip olduğunu kanıtlamıştır.Kaypakkaya’nın bu yönünü de açıkça ortaya koymazsak, devrimci objektifl ikten uzak düşmüş oluruz.

Kıvılcımlı’nın 1921’den bu yana yazdığı her satır, Türkiye’nin geçmişindeki ve bugünündeki sınıf ilişki ve çelişkilerini en doğru şekilde ortaya koymaktadır. Bu teorik emeklerin onlarca cildi bugün yayımlanmıştır ve devrimcilerin mücadelesinin yolunu aydınlatmak için hizmetlerine sunulmuştur. Türkiye Halklarının Devriminin yolu, Kıvılcımlı tarafından çizilmiştir. Zafere bu yoldan gidilecektir. Bundan hiç kuşkumuz yoktur.

Kıvılcımlı’nın eserlerini önyargıdan ve bönyargıdan uzak olarak okuyan her devrimci bu gerçeği görür.

Kıvılcımlı’nın yaşamı ve mücadelesi ise bir inanç-yiğitlik-kararlılık anıtıdır. Bu mücadele sürecini yine önyargısızca inceleyebilen her gerçek devrimci, bizimle aynı kanıya varır, kaçınılmaz bir biçimde.

Varamayanlar ise bilimden, bilinçten, kararlılıktan, yüreklilikten ve mücadeleden uzak düşmüş acınacak durumdaki zavallılardır…

 

Kitaplarımız hakkında bilgi almak ve sipariş vermek için bizimle iletişime geçebilirsiniz